BELÇİKA

'Avrupa değerleri' söyleminin gereğini önce AB yerine getirmeli

'Avrupa değerleri' söyleminin gereğini önce AB yerine getirmeli
Email :

SETA'nın Brüksel Ofisi’nde araÅŸtırmacı olarak görev yapan Zeliha Eliaçık, Türkiye-AB iliÅŸkilerinin geleceÄŸi, Türkiye’deki Suriyeliler için aktarılan fonların iÅŸleyiÅŸi ve vize serbestisi gibi konulara iliÅŸkin Anadolu Ajansı’nın sorularını yanıtladı.

~Avrupa BirliÄŸi (AB) Konseyi BaÅŸkanı Charles Michel ile Komisyon BaÅŸkanı Ursula von der Leyen’in CumhurbaÅŸkanı Recep Tayyip ErdoÄŸan’ın davetine icabetle 6 Nisan’da Türkiye’ye gerçekleÅŸtirdikleri çalışma ziyaretinin ardından, Siyaset Ekonomi ve Toplum AraÅŸtırmaları Vakfı’nın (SETA) Brüksel Ofisi’nde araÅŸtırmacı olarak görev yapan Zeliha Eliaçık Türkiye-AB iliÅŸkilerinin geleceÄŸi, Türkiye’deki Suriyeliler için aktarılan fonların iÅŸleyiÅŸi, 18 Mart Mutabakatı, Gümrük BirliÄŸi ve vize serbestisi gibi konulara iliÅŸkin Anadolu Ajansı’nın sorularını yanıtladı.

6 Nisan’da AB heyeti Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleÅŸtirdi. Türkiye-AB iliÅŸkilerinde yeni bir açılım mı yaÅŸanıyor?

Türkiye-AB iliÅŸkileri köklü bir geçmiÅŸe sahip, ancak bu iliÅŸkilerin yeni siyasi konjonktüre uygun yapısal bir deÄŸiÅŸikliÄŸe ihtiyacı var. Avrupa ve Türkiye tarafı iliÅŸkiler için yeni bir gelecek arıyor. Çünkü ne Avrupa eski Avrupa ne de Türkiye eski Türkiye; uluslararası güç dengeleri de eskiden olduÄŸu gibi birkaç büyük aktörün uhdesinde ilerlemiyor. Türkiye ve İran gibi bölgesel güçlerin giderek oyuna müdahil olduÄŸu ve yön verdiÄŸi bir dönemdeyiz. Bu nedenle Türkiye-AB iliÅŸkilerinde uzun yıllardır süregelen asimetrik iliÅŸki biçimi Türkiye’nin lehine deÄŸiÅŸti. Çünkü Türkiye (baÅŸta Suriye ve Libya, yani DoÄŸu Akdeniz olmak üzere) bölgesinde, kara ve deniz sınır güvenliÄŸini ve terör yoluyla iç huzurunu tehdit eden gruplara karşı aktif bir siyaset izledi. ÖrneÄŸin Libya’da, DoÄŸu Akdeniz’de Türkiye hep meÅŸru bir tavırla başından beri durduÄŸu yerde durdu. Uluslararası kurumlar tarafından tanınan hükümete destek verdi ve bölgeyi stabilize etti. AB ise “bekle gör” siyasetiyle (baÅŸta Libya olmak üzere) hiçbir uluslararası çatışmada bir baÅŸarı elde edemedi. Türkiye çıkar önceliklerini kendisinin belirlediÄŸi “bağımsız Türkiye” vizyonuyla gerek istihbarat gerek güvenlik alanlarında gerekse ordusuyla büyük bir atılım gösterdi.

Göç meselesi de bu denklemde Avrupa ile Türkiye arasındaki bağımlı iliÅŸkide yeni bir iÅŸbirliÄŸi ve anlaÅŸma alanı açtı. Avrupa bu yeni ÅŸartlara alışmakta güçlük çekse de Türkiye artık Batı’nın uzak karakolu deÄŸil. AB de Türkiye’nin bölgesel bir güç olduÄŸunu kabul etti. Türkiye AB’nin izlediÄŸi el düÅŸürme tuzağına düÅŸmeyerek AB üyelik hedefinden vazgeçmediÄŸini tekrar vurguladı. Bu konuda Avrupa’nın çok ikircikli ve tutarsız ve Birlik ruhundan uzak, bölünmüÅŸ bir Türkiye siyaseti izlediÄŸini ve bu bölünmüÅŸlüÄŸü son tahlilde yine kendi çıkarları için bir mazeret olarak kullandığını görüyoruz.

Türkiye ile iÅŸbirliÄŸini AB’nin muhtaç olduÄŸu ekonomi ve göç alanlarına indirgemeye çalıştığı görülüyor. Bu sürede de Türkiye’deki siyasi irade, insan hakları ve demokrasi gibi bazı normatif dış siyaset söylemleriyle köÅŸeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Ama sanırım insan hakları söylemini siyasi bir argüman olarak kullanışlı bulan muhalefet hariç, bu argümanlara artık kimse iltifat etmiyor. AB’nin dış sınırlarından sorumlu Frontex insanlık suçu iÅŸlerken Türkiye’ye insan hakları temelli söylemlerde bulunması elbette siyasi bir hareket. Türkiye-AB iliÅŸkileri siyasi olarak da daha rasyonel ve iÅŸbirliÄŸine dayalı bir çerçeveye oturtulmak zorunda. Ancak ben AB’nin 2023’ten önce tutarsızlıklarla dolu, çeliÅŸkili Türkiye siyasetinde çok büyük adımlar atacağına ihtimal vermiyorum. Zira elbette AB, Avrupalı uzmanları “Güç dengeleri deÄŸiÅŸti. ErdoÄŸan siyasetini deÄŸiÅŸtirmedi ama AB tavizler veriyor” tespitini yapmak zorunda bırakan bir siyasi iradeyi deÄŸil, kendisini zorlamayan bir siyaseti Türkiye’de iktidarda görmek istiyor.

Göç sorununa iliÅŸkin Türk kamuoyunda bazı “efsaneler” olduÄŸunu söylüyorsunuz. Nedir bunlar?

Öncelikle ÅŸaşırtıcı olan, Avrupa siyasetinin Türkiye’yi —hem de çok haklı olduÄŸu göç gibi bir meselede— köÅŸeye sıkıştırmak için dolaşıma soktuÄŸu bu efsanelerin Türk kamuoyunda itibar görmesi. Maalesef iç muhalefetin sorumsuz tutumu ve Avrupa’nın akademi, siyaset ve medyadaki uzantıları ve oyuncuları eliyle bu söylemler Türk kamuoyunda yayılıyor. Tekrar edelim: Türkiye’nin mültecileri para almak için kullandığı bu mitlerden biridir. Benzer ÅŸekilde, Türkiye’nin Avrupa’dan ekonomik çıkar elde etmek için mültecileri kullandığı söylemi de apaçık bir algı operasyonudur. İşin aslı, Avrupa’nın mülteci kabul etmeme ve bu yükü tamamen ve sadece Ankara’ya yükleyerek hiçbir maliyet ödemeden bu iÅŸten kaçma “kurnazlığı” içinde olduÄŸudur.

AB baÅŸta Cenevre SözleÅŸmesi ve 18 Mart Mutabakatı olmak üzere uluslararası anlaÅŸmalarla yüklendiÄŸi sorumlulukların hatırlatılmasından rahatsız. Kapıları açma bir tehdit deÄŸil; AB’nin göç meselesini tek başına Türkiye’ye yükleme siyasetine karşı Türkiye’nin elinde tuttuÄŸu bir haktır. Türkiye mülteciler üzerinden para almıyor; zira ortada zannedildiÄŸi gibi bir para deÄŸil, tamamen AB kurumları üzerinden projelere aktarılan fonlar var.

18 Mart Mutabakatı’nın imzalandığı günden bugüne kadar geçen süreçte hangi alanlarda ilerleme kaydedildi? Hangi noktalarda sorunlar yaÅŸanıyor?

18 Mart Mutabakatı adından da anlaşılacağı üzere sadece göç meselesini kapsamıyor. Göç meselesinin çözümü yolunda iki taraf karşılıklı sözlerle bazı yükümlülükler altına girdiler. O dönemin ÅŸartlarında Gümrük BirliÄŸi ve vize serbestisi gibi konularda da AB vaatlerde bulundu. Ancak düzensiz göçün kontrolü hususunda Türkiye üzerine düÅŸeni yaptığı halde, AB bu sözleri tutmadı. Åžu an göç mutabakatının yenilenmesi söz konusu. Bu konuda göç meselesinde ciddi yük alan Almanya ve Türkiye tarafı bir irade ortaya koyuyor. DiÄŸer AB ülkeleri ise göçmenlerin ölmesi pahasına, hâlâ “benim sınırlarımdan uzak olduÄŸu sürece benim için sorun yoktur” mantığıyla üç maymunu oynuyor. Oysa göç uluslararası bir sorundur. Göç meselesi Türkiye’de baÅŸlamadı ve Türkiye’de de sona ermeyecek.

Fonların aktarımında bazı sıkıntıların yaÅŸandığı zaman zaman basına yansıyor. Bu konuda durum nedir? Mültecilerin ihtiyaçları için ayrılan fonların, AB’nin belirlediÄŸi aracı kurumların idari ve operasyonel giderlerine harcandığı ve bu nedenle de amacına ulaÅŸmadığı yönündeki iddialara iliÅŸkin neler söylersiniz?

18 Mart Mutabakatı’yla fonların idaresi konusunda tüm sorumluluk tamamen AB yönetimine verildi. AB’ye sorulmadan hiçbir harcama yapılamıyor. Bu çok ciddi bir sorun. Birincisi, “Suriye’den mülteci akınları Türkiye’de durdurulsun” diyerek Suriyeliler Türkiye’ye teslim edilirken Türkiye’ye güvenen AB, konu mültecilere yönelik mali desteÄŸe gelince Türkiye’yi güvenilmez buluyor. Kendi belirlediÄŸi “kayyumlarla” fonları yönetiyor ki ortada doÄŸrudan bir para da zaten yok. Projelere baÄŸlanan bazı fonlar var. Dolayısıyla pratikte bir kilitlenme oluyor. Türkiye de facto olarak sahadaki bu sorunları CumhurbaÅŸkanlığının gücü ve iradesiyle aşıyor. Ancak Türkiye AB’nin kâğıt üzerinde çözmeye yanaÅŸmadığı konulara sahada pratik çözümler üretmek zorunda deÄŸil. Bu süreç artık mutabakatla resmi ve hukuki bir çerçeveye oturtulmalı. Suriyeli mültecilerin sorunlarını Türk hükümeti çözmek zorundaysa, fonların idaresinde de Türkiye söz sahibi olmalı.

Fon yönetiminin tek taraflı olarak AB tarafından yürütülmesi mülteciler için sahada ne gibi sorunlara yol açıyor?

Bu fonları yöneten 25-30 aracı kuruluÅŸun hepsi Avrupalı. Ne Türk ne de Suriyeli Arap sivil toplum örgütleri bu alana giremiyor; çünkü mevzuat böyle. Mevzuattaki bazı maddeler Türkiye’deki STK’ların iÅŸin içine girmesini engelliyor. Aracı kurumlarda da “üç yıl Avrupa’da çalışmış olma, dört yıl ÅŸunu yapmış olma” gibi ÅŸartlar aranıyor. Türkiye’de böyle bir personel bulmak zor. Avrupa kendi ÅŸartlarını dayatarak, gerçeklerle uyuÅŸmayan bazı taleplerde bulunuyor. Bunu ÅŸöyle okumak mümkün: Elindeki tüm araçlarla proje yönetimini ve fon dağıtımını bilinçli bir biçimde yavaÅŸlatıyor. Artık ÅŸark kurnazlığı lafını “garp kurnazlığı” ÅŸeklinde deÄŸiÅŸtirmenin vakti geldi belki de. Zira bununla hedeflenen ÅŸey, projeleri uzun zamanlara yayarak yeni fon aktarımı ve proje oluÅŸumunu geciktirmek.

Bencil bir tutum var ortada. Türk STK’larla iÅŸbirliÄŸi yapılsa, bu aynı zamanda Türkiye’deki sivil toplum kültürünü de güçlendirir. Sivil toplum yönetimi onlardan örnek alırdı, rol model olurlardı. Çünkü yıllardır sahadalar ve tecrübeliler. Fakat bunu yapmıyorlar. Avrupalı aracı kurumlar görevini yapıp sahadan çekilmeli ve yerini yerli STK’lara bırakmalı.

Suriyeliler için burada projeler hangi kriterlere göre yönetiliyor? Bunu da AB mi belirliyor?

Bu konuda bir ihtiyaç analizi yapılması ve ortak iÅŸbirliÄŸiyle projelerin yönetilmesi gerekiyor. EÄŸitim, saÄŸlık, sosyoekonomik koruma sektörlerinde fonların ihtiyaçlara göre aktarılması gerekiyor. Türkiye burada üzerine düÅŸeni yapıyor. Fakat sorun yerli kurumların sistem dışı kalması. Aracı kuruluÅŸ olmadığı için, yabancılar da pahalı çalışıyor. Türkiye’yi tanımayan, sahayı bilmeyen Avrupalı aracı kurumların idari harcamalardaki dengesizliÄŸi nedeniyle, fonların büyük kısmı operasyonel ve idari masraflara gidiyor ve hedef kitle olan Suriyelilere ulaÅŸmıyor. Oysa Türkiye’deki kurumlar bunu daha iyi yönetirler, çünkü sahayı iyi biliyorlar. Burada özellikle proje idaresinde, Avrupa tarafının siyasi ve ekonomik çıkarlarını gözeten projelerin (örneÄŸin Suriyelileri Türkiye’de kalıcı kılmaya yönelik) deÄŸil, Türkiye’nin ve mültecilerin ihtiyaçları ve geri dönüÅŸlerini gözeten projelerin desteklenmesi gerekiyor.

Mültecilere Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı (FRIT) fonlarının ulaÅŸtırılması ve Türkiye’ye aktarımı sürecinin yavaÅŸ iÅŸlediÄŸi konusunda Türk tarafının ÅŸikayetleri olduÄŸunu biliyoruz. Bu durum mültecileri nasıl etkiliyor ve bu sorun nasıl aşılabilir?

Evet, en büyük sorun AB’nin fonları ve projeleri yavaÅŸ ilerletme politikası. Çünkü Avrupalılar söz verdikleri destek çerçevesinde tekrar mali destek vermemek için, kamuoyuna “orada para var” ÅŸeklinde bir görüntü vermek adına, fon aktarımını ve projeleri bilinçli ÅŸekilde yavaÅŸlatıyor. Normalde AB’nin iÅŸleyiÅŸi zaten yavaÅŸ, ama bu konuda fazladan bir yavaÅŸlamanın söz konusu olduÄŸu anlaşılıyor. Burada AB’nin Suriyelilere tahsis edilen fonları, Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) fonlarını yönettiÄŸi gibi yönetmeye çalıştığı görülüyor. Oysa bu bir insani yardım, bir “kalkınma” yardımı deÄŸil. Burada 5 milyona yakın mülteci bulunuyor; dolayısıyla bu mültecilere yemek verilmek zorunda. IPA mantığıyla bunu saÄŸlamak mümkün deÄŸil. Bunun deÄŸiÅŸtirilmesi lazım. AB’nin kendini yenilemesi ve IPA mantığını aÅŸması gerekiyor.

Bu konuda Türk tarafı mültecilerle birlikte Türk vatandaÅŸlarını da sürece dahil ederek uyum ve paylaşım siyasetini ikame ediyor diyebilir miyiz?

Elbette. ÖrneÄŸin bir mahallenin 10 bin nüfusu var; 3 bini Suriyeli ise 7 bini Türk. Burada sunulan altyapı hizmetine, diÄŸer giderlere Suriyeli göçmenler de ortak doÄŸal olarak. Dolayısıyla buradaki fon ve proje dağılımının herkesin faydalandığı bir mekanizmada ilerlemesi gerekiyor. Bu nedenle Türk tarafı bu fonlardan özellikle istihdam konusunda Türklerin ve diÄŸer göçmenlerin de istifade etmesi için gayret sarf ediyor.

Aktarılan 6 Milyar Avroluk fonlarla ilgili AB Türkiye’ye “Biz parayı verdik” diyor. Türk tarafı diyor ki “Hayır, paranın hepsi gelmedi” Bu anlaÅŸmazlık nereden kaynaklanıyor?

Bu anlaÅŸmazlığın nedeni paraların delege edilmesi ile kullanılması arasında geçen sürenin AB tarafından özellikle uzatılması. Evet, AB 6 milyar avroyu kâğıt üzerinde tahsis etmiÅŸ, projelere baÄŸlamış; ama “projeler ilerledikçe parayı serbest bırakırım” diyor. Ancak projenin ilerlememesi için de her türlü engeli çıkartıyor. IPA mantığı ile fon yönetimi AB’nin en büyük yanlışı ve hatta taktiÄŸi diyebiliriz. Projeleri öyle zor ÅŸartlara baÄŸlıyor ki projeler ilerleyemiyor. Ama sahadaki insanlar para bekliyor, yemek bekliyor, iÅŸ bekliyor, eÄŸitim bekliyor. Türkiye sahada sorunları çözmek zorunda ve çözüyor da. Bu noktada ülkemiz gerçekten bir baÅŸarı hikayesi yazıyor. “Dünya 5’ten büyüktür” diyen Türkiye hem siyasi irade hem insani tutum hem de sahada sorun çözme kabiliyeti açısından 27 AB ülkesinden büyük olduÄŸunu da gösterdi. Fon yönetiminde AB, Suriyeli göçmenler meselesine IPA mantığıyla bir insani yardım deÄŸil de bir entegrasyon ve kalkınma yardımı gibi yaklaÅŸtığı için çok yavaÅŸ yürüyor. Burada Türkiye’ye karşı oyalama ve pratikte de (literatürdeki tanımla) “teknik kısıtlama” siyaseti uyguluyor diyebiliriz.

Fonlanan projelerin birçoÄŸu 2022 yılında bitiyor. Sonrasında ne olacak? Yeni bir vizyon gerekiyor mu?

Biliyorsunuz 3 milyar avro aktarılmıştı; ancak verilere göre ÅŸu an bunun yaklaşık yüzde 85-90’ı harcanmış durumda. Bu da yeni bir fon tahsisi sürecinin gerektiÄŸini gösteriyor ki Von der Leyen büyük ihtimalle yakında böyle bir bütçeyi Türk tarafına sunacak.

Yaptığım araÅŸtırma ve görüÅŸmelerden edindiÄŸim bilgiye göre, mülteciler için Türkiye’ye AB ve Türkiye tarafından ortak hazırlanan ihtiyaç analizinden çıkan rakamın çok altında bir para tahsis edildiÄŸini görüyoruz. Yeni bir ihtiyaç analizinin yapılması lazım.

Evet, yeni bir vizyon gerekli. Bu fonlar daha çok Türkiye içinde kullanılıyor. Fakat mesele Suriye’de baÅŸladı ve orada bitmesi gerekiyor. CumhurbaÅŸkanımızın BirleÅŸmiÅŸ Milletler (BM) Genel Kurulu’nda haritayla detaylıca anlattığı bir güvenli bölge meselesi var. Yani fonların oraya doÄŸru aktarılması, orada kullanılması lazım. Bu sorun pansuman çözümlerle yok olmayacağına göre, 18 Mart Mutabakatı’nda da belirtildiÄŸi gibi, Türkiye’ye Suriye içindeki güvenli bölgelerin inÅŸası ve güvenli geri dönüÅŸün saÄŸlanması için lojistik ve ekonomik destek verilmesi gerekiyor.

18 Mart AB-Türkiye Mutabakatı’nın revizyonu için öngörülen deÄŸiÅŸiklikler neler?

Öncelikle Türkiye’ye vize serbestisi ve Gümrük BirliÄŸi’nin revizyonu ile ilgili verilen sözler tutulmalı. Fakat bu konuda da Avrupa’nın bir “Garp kurnazlığı” içinde olduÄŸunu görüyoruz. Bu mutabakatla Gümrük BirliÄŸi revizyonunun göç konusunda Türkiye’ye ek yükümlülükler getirilerek ÅŸartlara baÄŸlanması maalesef bu kurnazlığın bir göstergesi. Gümrük BirliÄŸi’nin yenilenmesi yeni deÄŸil, eski bir mesele. Åžöyle bir soru sormak gerekiyor: AB çok önceden beri zaten yapması gereken bir düzenlemeyi neden yeni ÅŸartlara baÄŸlıyor? Türkiye’nin zaten hakkı olan bir mesele adeta lütuf veya yeni bir söz gibi masaya getiriliyor; üstelik ÅŸartlara baÄŸlanarak. Gümrük BirliÄŸi uygulanan diÄŸer ülkelere de göçle ilgili bu ÅŸartlar getirilmiÅŸ mi?

Fonların idaresinde Türk kurumlarına sorumluluk kadar yetki de verecek bir düzenlemeye ve göç meselesinde Suriye ayağına odaklanan yeni bir bakış açısına ihtiyaç var. AB’nin mali desteÄŸi artırma —ki o süreci de türlü ÅŸartlarla yavaÅŸlatıyor— üzerine kurulu kolaycı siyaseti kabul edilemez.

18 Mart Mutabakatı imzalanırken AB’nin bu tür iÅŸgüzarlıklara kalkışacağı belki öngörülemedi ama Türkiye artık yoÄŸurdu üfleyerek yemeli. Çok somut, tarihlere baÄŸlı ve Türk tarafınca yapılan ihtiyaç analizleri doÄŸrultusunda, gerek hukuki gerekse mali yeni bir yetki-sorumluluk düzenlemesine gidilmeli. Türkiye’nin siyasi olarak elini zayıflatacak adımlardan kaçınılmalı. 18 Mart bilindiÄŸi üzere Avrupa’nın önerisiydi; Türkiye kendi önerisiyle masaya oturmalı.

Suriyeliler gitse de kalsa da Avrupa bir zamanlar Esed rejimine verdiÄŸi desteÄŸin, Suriye iç savaşında takındığı pasif tavrın sorumluluÄŸunu üstlenmek zorunda. DiÄŸer ülkeleri baskılamak için adeta bir sopa gibi kullandığı insan hakları ve sözde “Avrupa deÄŸerleri” söyleminin gereÄŸini de önce kendisi yerine getirmeli.

İlgili Etiketler :

Ilgili Haberler